Geleceğin Yeni Sınıfı Prekarya mı?
Hayatını geleceksiz, güvencesiz, belirsiz bir rotada hisseden yeni nesil sınıf tam olarak size sesleniyorum evet. Yalnız olduğunuza iknasınız biliyorum ama yalnız değilsiniz siz bu çağın yeni emekçi sınıfısınız. Hatta çağımızın tüm dönüşümlerinin bu kavram üzerine inşa edildiğini iddia etsem çok da abartmış olmayacağım. Siyasi, dini, cinsiyetçi tüm kavramların üzerine emin adımlarla çıkıp oturacak bir potansiyelle ilerleyen prekarya kavramı hepimizi hızla içine alıyor. Hem tehlikeleri hem umutlarıyla gelen bu sınıfı derinlemesine incelemeye ne dersiniz?
Son zamanlarda iş dünyasında sıkça duymaya başladığımız bu yeni kavramın adı: “prekarya”. İngiliz iktisatçı Guy Standing’in “Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf” kitabı ile hayatımıza giren bu kavramı yeni bir sınıf olarak tanımlanıyor. Modern çalışma koşullarındaki güvencesizliğe ve belirsizliğe vurgu yapan bu terim, 1980 sonrası ekonomik ve sosyal değişimlerin bir sonucu olarak ele alınmış. Standing’e göre, geçmişin sistem karşıtı tutkularının ve adalet arayışının taşıyıcısı olan proletaryasının yerini alıyor bu yeni sınıf. İş dünyası hızla çalışma tarzında farklılaşıyor. Çalışan yoksullar, güvencesiz gelecekler, kendi işini kurma fikriyle yanıp tutuşan bireyler… çoğumuzun çok aşina olduğu bu belirsizlik dünyasına prekaryalaşma diyor ve bu sınıfın tehlikesini manipülasyona çok açık olmaları ile açıklıyor.
Bir noktada haklı; insan öncelikle güvende olmak ister. Ancak, belirsizlik, güveni sarsan en yıkıcı durumdur. Bu yüzden, belirsizliğin ve umutsuzluğun kalkacağına dair yakılan her umut ışığına yönelmeye açık hale gelinmesi kaçınılmaz bir sonuç olur. Artık geleneksel iş güvencesinden yoksun, proje bazlı ya da kısa vadeli sözleşmelere bağlı olarak sürdürülen çalışma şekli, özellikle gençler arasında artan gelecek kaygısı prekarya kavramını daha da görünür hale getiriyor.
Gittikçe kalabalıklaşan beyaz yaka dünyasının sahte özgürlüğü, eğitimli ama haklarını savunamayan zihinler ile yaşadığı distopyadan yorulup kendi küçük ütopyasına sığınan gruplar yaratıyor. Modern iş dünyasının bu dönüşümü, elbette ki yalnızca ekonomik anlamda değil, psikolojik ve sosyal anlamda da bir kültür değişim sürecinin habercisi. Geleceğe dair belirsizlik, bireyin kendini güvende hissetmesini zorlaştırırken, sürekli değişen beklentiler ve rekabet baskısı stres, tükenmişlik ve kaygı gibi sorunları beraberinde getiriyor. Bu da bireylerin aidiyet hissini yitirmesine ve toplumsal yapı içinde kendilerini yalnız hissetmelerine neden oluyor. Standing, 20’nci yüzyılın son çeyreği ile birlikte içinde bulunduğumuz küreselleşme sürecinin ve hemen hemen aynı zamanlarda gündemde olan neoliberal yaklaşımın yarattığı yeni yaklaşımların bugünün prekaryan sınıfının da tohumlarını attığını ileri sürüyor. Standing konuyu ekonomi ve sosyoloji boyutundan ele alırken ben bunu toplumun değişen kimlik örüntüsü ve gelecek kuşakların beklenen psikolojik sıkıntılar bakış açısından okumayı tercih ediyorum.
Prekarya sınıfı, belki de gerçekten geleceğin dominant bir grubu olarak her alanda yaşam akışının yönünü değiştirecek bir yapılanma. Etkilerini zaman içinde çok farklı alanlarda görmeye devam edeceğiz çünkü, bu konu sadece ekonomik güvencesizlikle sınırlı değil. Bireyin toplumsal statüsünün ve kimliğinin de belirsizleşmesinin de işaretlerinden biri. Örneğin, geleneksel anlamda işçi sınıfı, sendikalar aracılığıyla haklarını koruma mücadelesi verebilirken, prekarya sınıfı bu tür örgütlü destek mekanizmalarından yoksun. Örgütlenme kavramından giderek uzaklaşan bu sınıf, bireylerin yalnızlaşması ve kendi haklarını savunmada zorlanma gibi etkenlerle mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu pencereden bakınca, TDK’nın 2024 yılının kelimesi oylamasında zirveyi kapan “kalabalık yalnızlık” kavramı prekarya sınıfının sesini duymaya başladığımızın kanıtı gibi hissettiriyor. Prekarya kavramı, “küreselleşmenin çocuğu” olarak lanse ediliyor. Peki nedir tam olarak Prekarya?
Prekarya; precariousness (güvencesiz) ve proleratariat (emeğini satarak geçimini sağlayanlar) kelimelerinin birleşimi olarak oluşturulmuş. Güvencesizliği, belirsizliği, istikrarsızlığı anlatıyor. 20.yy ın çalışan sınıfı olarak da tanımlanan Prekarya ya da prekarite, sınırlı-kontratlı, yarı zamanlı, proje bazlı sözleşmeler ile işgücü piyasalarına iş yapan sınıfı tanımlıyor. Prekaryalaşma söylemi ise; herhangi bir mesleki gelişme hissi olmaksızın performans odaklı hayat tarzlarıyla bağlantı halinde olmak şeklinde bir tanım ile karşımıza çıkıyor.
Burada bahsedilen güvence sanki sigorta, maaş, kurum güvencesi gibi tınılıyor olabilir ama buradaki güvence daha çok hayatın anlam arayışının yitirilmesi ile bağlantılı. Şöyle ki, endişe duvarları ile çevrelenmiş gelecek tanımlaması genel olarak hayatta kalabilmeye dair güvencelerin olmaması ile ilgili. Hem bugünü hem yarını belirsizliklerle dolu bu sınıfın eşitsizlik, yoksulluk, güvencesizlik gibi tehditlerle etrafı sarılmış durumda. Bu da bize Maslow’un hiyerarşisini düşündürüyor yine. Hayat döngüsünde ilk iki basamakta takılan bu sınıf için hayatın anlam arayışına girmek biraz daha zorlaşıyor. Güvende değilseniz, bir gruba ait değilseniz yani güven, sevgi, saygı, aidiyet ihtiyaçlarınız karşılanamıyorsa değil yarını bugünü düşünebilmek bile zorlayıcıdır artık.
İşin ekonomi boyutuna girmeyeceğim için bu kısmı düşünce havuzlarınıza bırakıyorum. Benim penceremden görünen; bu belirsizlik ve geleceksizlik hissi içinde çırpınan yeni dünya insanının tutunacak bir dal arayışı çabası. Bu da stres, tükenmişlik, kaygı, depresyon gibi bir çok yeni çıktı bırakmaya başlıyor kucağına. İçinde kaldığı bataklıktan çıkma çabasında olma hissi gibi bir yer burası. Bu bataklıktan çıkabilmek için ihtiyacı olan güç ise; sakinlik, yavaşlama ve durumu analiz edebilme becerisi diyebiliriz ilk etapta. Bununla birlikte, ihtiyaç duyulan güç aynı payda da birleşse de Prekarya sınıfının kendi içinde farklılaştığı hipotezine bakarsak ihtiyaçların da değişebileceğini söyleyebiliriz.
Prekaryanın Grupları
Geleneksel güvenceye sahip iş düzenine özlem duyanlar, aidiyet duygusunu kaybetmiş göçmen iş gücü ve eğitimli olmasına rağmen güvencesiz bir gelecek ile karşı karşıya kalan yeni nesil… Standing’in “atacılar, göçmenler ve ilericiler” olarak tanımladığı bu gruplar net bir toplumsal analiz sunuyor denilebilir.
Atacılar: Hey gidi eski günler! tayfası.
Onlar için mazi zorluklarına rağmen güzel anılarla, birarada olmalarla, umutla bezenmiş siyah beyaz film karelerinden oluşuyor. Gelecek ise, kocaman bir belirsizlik, umutsuzluk ve kaos. Bu grup potansiyel bir risk taşır aslında. Tüm haksızlıkları, eşitsizlikleri sadece kendine yapılıyor gibi hisseden bu grup için en yoğun duygu, hayalkırıklığından beslenen öfke. Üstelik tehlikeli birşekilde ele geçirici rol oynayabilme potansiyeline de sahip.
Göçmenler: Ne orası ne burası! grubu.
Aidiyet duygusunu en yoğun kaybeden, ne dünü ne bugünü ne de yarını olabilen bu grup için dinamikler çok daha zorlayıcı görünüyor. Atacılar ile hem aynı mücadele içinde olup bir çok konuda aynı payda da birleşen hem de en çok karşı karşıya kalan grup. Bu grup için en yoğun duygunun ise, kaygı ve korkudan beslenen öfke olduğunu söyleyebiliriz.
İlericiler: Bu grup tam olarak çağın ironisi.
Tarihte ilk defa eğitimli ve gelecek adına umutlu olması beklenen genç nüfus, güvencesiz ve belirsiz bir dünya düzeninde yarının mücadelesini veriyor. Özellikle gençlerden oluşan bu grubun bilgiyi almasına, yoğurmasına, içselleştirmesine ve çıktılar sunmasına olanak tanınmıyor. Eğitim imkanı pozitif bir çıktıdan ziyade, akan bilginin malumat yükleri haline gelerek bu yükün altında ezilen bir nesil yaratması olarak karşımıza çıkıyor. Sonuç; yine kaygı, korku ve belirsizlikten beslenen öfke ve stres.
Bu grupların ortak noktası, belirsizlikten kaynaklanan kaygı ve stresin hayatlarına yön vermesi. Modern dünyanın sunduğu eğitim ve bilgi kaynaklarının artışı, bireyleri daha bilinçli hale getirse de, aynı zamanda beklentileri ve üzerlerindeki baskıyı artırarak onları daha da kaygılı bir hale getiriyor.
Tüm bu gruplardan duyduğumuz ortak ses ise; yorgunum!
Peki Neden?
Hiçbir değişim bir gecede olmuyor elbette. Sanayi Devrimi’nin üretim aktörleri ve beklentileri yerini Teknolojik Devrim’e bırakmaya başladı. Özellikle son 30-40 yılın hikayesinde gündelik yaşamlarımızı etkileyen bu değişim ile üretim sektörünün koltuğuna hizmet sektörü yerleşmeye başladı. İnternet ile birlikte Dünya kocaman tek bir köy haline geldi. Küreselleşme yeni bir dünya düzeni kurmaya başladı. Bu düzen bize yeterli olmak için hep daha fazlasını yapmamızı, daha yaratıcı olmamızı yani hızlanan akıntıda çok daha hızlı manevra yapıp çok daha hızlı yüzmemiz gerektiğini söylemeye başladı. Yetmeyen diplomalar, bitmeyen sertifika alma çabaları, yetmeyen fikir üretimleri, eğitim artışı ile ters orantılı yeterlilik, tüketim artışı ile ters orantılı değerlilik duygularında savruluşlar bugünün gerçeği olarak Prekarya sınıfı ya da aslında Performans Özne’leri olan bizi yarattı.
Sonuç olarak, prekarya kavramı yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik ve toplumsal bir olgu olarak ele alınmalı. Belirsizliğin ve güvencesizliğin getirdiği kaygıları yönetebilmek için bireysel ve kolektif çözümler üretilmeli. İş dünyasında esnek çalışma modelleri, sosyal güvencelerin yeniden tanımlanması ve psikolojik dayanıklılığın artırılması, prekarya bireyleri için daha sürdürülebilir bir gelecek yaratabilir. Bu süreç, yalnızca bireysel çabalarla değil, toplumsal ve yapısal değişimlerle mümkün olabilir.
